Bir şûlesi var ki şem’i cânın
Fânûsuna sığmaz âsumanın
Bu sîne-yi berk âşiyânın
Sîna dahi görmemiş nişanın
Efruhte-yi inâyetindir.
.
İlk iki mısra:
Canımın, benliğimin, mevcudiyetimin öyle bir şûlesi, ateşi, alevi var ki, bütün bir gök kubbe fânûs kesilse bu şûleyi içine sığdıramaz, diyor. Bu nasıl bir şûledir ki, sayısız güneşin içinde birer toz mesabesinde bile olmadığı nihayetsiz boşluk bile içine sığdırmaktan aciz kalıyor?Şairin bu mısraları nasıl bir bakış açısıyla, nasıl bir şuur ve idrak seviyesiyle söylediğini, ancak şiiri “Yere göğe sığmam, mümin kulların kalbine sığarım” ve “Müminlerin kalbindeyim” Hadîs-i Kutsileri ışığında ele aldığımızda anlamak mümkün oluyor.
3. ve 4. mısra:
Üzerinde Hazret-i Musa’nın (aleyhisselam) Allahü teala ile tekellüm ettiği, konuştuğu Sîna dağı, müstahkem bir yuva olan bu göğüs kafesimin bırakın kendisini; nişanını, izini dahi görmüş değildir!Musa (aleyhisselam) Tûr-i Sîna’da Allahü teala ile cihetsiz ve zamansız olarak konuşunca, dağ dayanamamış, paramparça olmuştur. Böyle bir iddiada bulunmak yersiz değildir. Zira, “Yere göğe sığmam, mümin kulların kalbine sığarım” ve “Müminlerin kalbindeyim” müjdesine mazhar olan kalp, işte bu göğüs kafesinde bulunmaktadır.
Son mısra:
İlk dört mısrada, eşref-i mahlûkat sıfatına lâyık olabilirse insanın nasıl bir makama ulaşabileceği çok iddialı bir üslupla dile getirilmekte. Son mısrada ise, ancak ve ancak Server-i Kainat’a uyanların kalbinin âsumanın bile tahammül edemeyeceği bir nurla aydınlanabileceği ifade ediliyor. Önce, asîl ve vakûr bir yükseliş, sonra da mütevazı bir alçak gönüllülük var şiirde.
Kelimeler: Şûle: alev; Şem: mum; Fânus: mum, gaz lambası vb. aydınlatma araçlarının çevresini kapatarak rüzgârdan koruyan cam; Âsuman: gökyüzü; Sîne: göğüs kafesi, mecâz gönül, yürek; Berk: sağlam, sert, katı; Efruhte: aydınlanmış; İnâyet: İhsân, lütuf.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder