Mevlânâ Celaleddin-i Rumi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2015 Çarşamba

Yarattıgı eserlerini kendine perde yaparak kendini gizlemis olan,
 essiz güzeli mana gözüyle gören gönül,
 nasıl olur da, gelip geçici olan dünya mülküne bakar?
Ben ecel gününde bile, gizli sevgilinin yüzünü bırakıp da,
canını düsünen ve canını gören gözden memnun olmam

Mevlana Divanı Kebir 400

17 Temmuz 2015 Cuma

Mevlânâ Celâleddin Rûmî

ما را که به جز توبه شکستن هنری نیست
Mârake be cüz tövbe şekesten hüneri nist
Bizim, ki tövbeyi bozmaktan başka bir hünerimiz yok!
با زاهد بی مایه نشستن ثمری نیست
Bâ zahid-i bî-maya neşesten semeri nist!
Mayasız zâhid ile oturmakta bir yararımız yok!
برخیز جز این چاره نداری که در این حال
Berkhiz cüz in çâre nedâri keder in hâl,
Bu halde kalk ki bundan başka bir çare yok
جز جام می و مطرب و ساقی خبری نیست 
Cüz câm-u mey-u mutrib-u sâkî [k]heber-i nist
Mey kadehi, Mutrip ve sâkîden başka bir şey yok!
ما خانه بدوشیم ، ما باده فروشیم
Mâ [k]hâne bedûşim, mâ bâde furûşim,
Biz yuvasızız, biz bade (şarap) satarız
جز باده ننوشیم ننوشیم ننوشیم
Coz bâde nenûşim, nenûşim, nenûşim!
Bâdeden başka bir şey içmeyiz, içmeyiz, içmeyiz!
ما حلقه به دوش حلقه به دوش حلقه به دوشیم
Mâ [k]hane bedûşim, mâ halke bedûş, halke bedûşim
????
در کلبه ما ، سفره ارباب و فقیرانه جدا نیست
Der kalbe-yi mâ sofrâ-yı erbab-u fakirâne cüdâ nist
Bizim dairede hân ve fâkirin sofrası ayrı değil!
در حلقه ما ، جنگ و نزائی به سر شاه و گدا نیست
Der halkaye mâ ceng-u nezai be ser-u şâh-u gedâ nist
Bizim dâirede şâh ve dilenci arasında savaş ve dövüş yok
ما مطرب عشقیم ...
Mâ mutrîb-i aşkim
Aşk mutrîbiyiz biz!
در کعبه ما جنگ رسیدن به خدا نیست ...
Der Kâbe'yi mâ ceng-i resîden be [k]hudâ nist!
Bizm Kabemizde Yaradan'a ermek için savaş yok!
ای زاهد دیوانه ، وا کن در میخانه
Ey zâhid-i dîvâne, vâkun der-i meyhâne
Ey deli zâhid, aç meyhâne kapısını!
مِی زن دو سه پیمانه که ما خورده می و رفته ز هوشیم
Meyzen dû se peymâne ke, mâ [k]hurde mey-u refte zehûşim
İki üç kadeh mey iç ki biz mey içmişiz bayılmışız
باده بده ، باده بده ، باده بده ، باده بنوشیم ...
Bâde bede, bâde bede, bâde bede, bâde benûşim
Ver bâde (şarap), ver bâde (şarap), ver bâde (şarap), bâde (şarap) içelim...!
مولانا
İnsanın bedeninde rûhudur edeb.
Allah erlerinin gözü, gönlünün nûrudur edeb.
Âdem, âlem-i süflîden değil; âlem-i ulvîdendir.
Şu dönen feleğin dönüşündeki letâfettir edeb.
Eğer Şeytân'ın başını ezmek istersen,
Gözünü aç ve gör ki, Şeytân'ın kâtilidir ancak edeb.
Âdemoğlunda edep bulunmazsa; o, âdem değildir.
İnsan ile hayvan arasındaki farktır edeb.
Gözün aç da bak bir kelâmullâha
Âyet âyet cümle Kurân'dır edeb.
İmân nedir diye sordum akıldan
Akıl, cân kulağıma söyleyerek dedi: İmândır edeb.
Ey Şems-i Tebrîzî, sen, sırr-ı ilâhisin, sus;
Simsiyah gecelerde semâların en parlağıdır edeb.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Yürü, can gözünü aç
Yürü, can gözünü aç,
şu âşıklara bir bak hele:
Nasıl sarmaşdolaş, gönül gibi bir şey olmuşlar,
nasıl gelmişler can gibi
elsiz, ayaksız hale.

Bahçeden daha güler yüzlü onlar,
gülden daha güler yüzlü.
bilgiden daha doğru,
akıldan daha hünerli,
serviden daha hür.
Ölmezlik suyundan daha arı, duru.

Hep zerreler gibi hovardalar.
Güneş onlara kaftan.
Balçığa ayak basmışlar,
baş komuşlar gönül dizine.
Kanların üzerinden geçmişler,
kan denizlerin dalgaları arasından.
Etekleri gene tertemiz;
bir şey bulaşmadan eteklerine.

Diken içindeler,
ama gül gibiler.
Hapisteler,
ama şarap gibiler.
Balçık içindeler,
ama gönül gibiler.
Gece içindeler,
ama sabah gibiler.

Sen onların şarabını bir iç de gör:
Naıl birdenbire ferah olur, aydınlanır yüreğin,
birdenbire nasıl unutulur her şey,
nasıl birdenbire gözlerinin içi güler.

Mevlana Celaleddin Rumi
Ey boş yere kendini gamlara kaptıran,
elde edemediği dünya malı için üzülüp duran gafil!
Kur’ân’ı aç da;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

cins at, süslü eğer yüzünden öfkelenen,
gönlünü hasetle, kinle dolduran, dertlere düşen!
yürü git;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

için pisliklerle dolu; pislik içindesin aslında;
kendini, nefsanî arzuların, kinlerin hevâsına kaptırmışsın!
ey pisliklerle beraber yaşayan, pisliklere bulanan gafil!
git de;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

ey dâvalarla, dünyaya ait isteklerle dolu şeyh;
ey mânâdan mahrum, gösterişe kapılmış zavallı!
ey yokken var gibi görünen kişi!
yürü git;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

padişahlığına, beyliğine bakma!
her gün bir parça ölüyorsun;
zaten günü gelince büsbütün öleceksin;
bir yığın toprağın altına gireceksin!
onu düşün de, git;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

o güzel yüz, o güzel gözler, o işveler, o nazlar...
nerede o benlikler, o kendini herkesten üstün görmeler?
bütün beden çürüyüp dağılmış;
o güzel gözlerin oyuklarına toprak dolmuş.
aklını başına al da, git;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

yanağını güzellerin yanağına pek koyma;
sonunu düşün; yanağın, yüzün çürümüş gitmiş, onu hayâl et!
yürü git;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

istersen çok zengin ol, bağın bahçen olsun;
isterse konağın, sarayın bulunsun;
bunlar ölüme karşı nedir ki!
bunlara sığınabilir,
bunlarla ölümü yenebilir misin?
yürü git;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

nerede memleketler alanlar,
dünyayı fethedenler?
nerede binlerce insanın kanlarını döken zalimler?
onlar insanlara ne hizmette bulundular?
aklını başına al da, git;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

ey insanların tabutlarını uzaktan görüp de ders almayan;
hattâ ölümü düşünmeyerek gülen zavallı;
ey hâlâ gözleri açılmayan gafil!
yürü git;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!

yeter artık, söz söyleme bundan sonra;
sözden ne diye bir çare ararsın?
ey rüzgarı ölçmeye çalışan!
git, git de;
“Sizden önce gelen insanlar nice akarsular, nice bahçeler terk edip gittiler”
âyetini oku!
(Divân-ı Kebîr, Gazel, 1872)
 kendinde olduğun zaman

Kendini sevdiğin zaman, Sevgili’yi bulamazsın.
kendinden geçince, Sevgili’ye yaklaşırsın.

kendinde olduğun zaman, bir sivrisineğe av olursun.
kendinden geçince, güçlenir, fili bile avlarsın.

kendinde olduğun zaman, gam bulutlarının ardında kalırsın.
kendinden geçince, kucağına ay doğar, her tarafı aydınlatırsın.

kendinde olduğun zaman, Sevgili’yi kaçırırsın.
kendinden geçince, Sevgili’nin aşk şarabını içersin.

kendinde olduğun zaman, sonbahardaymış gibi üşürsün.
kendinden geçince, kışın bile ilkbahar olursun.

kendinde olduğun zaman, kendini seversin.
kendinden geçince, gülün bile kıskandığı bir âşık olursun.

(Divân-ı Kebîr, Gazel, I, 323)

Eğer

Gönlünü dünya gamından ayırabilirsen eğer,
ölümsüzlük bağında safa sürme imkânın vardır.

riyazet suyu ile yıkanırsan eğer,
gönül kirlerini temizleme imkânın vardır.

nefsanî istek menzilinden bir kaç adım ilerlersen eğer,
şeref ve ululuk haremine konabilme imkânın vardır.

bu aşağılık toprak dünyayı mekân edinmezsen eğer,
yücelerin yücesinde kendine yer edinme imkânın vardır.

yalnız başına oturup düşüncelere dalarsan eğer,
geçmiş hatalarını anlayıp, düzeltme imkânın vardır.

şu alçak nefsinle savaşabilirsen eğer,
Rüstem gibi kahraman olma imkânın vardır.

aşk derdine tutulup, yüce Allah’a âşık olursan eğer,
belâlara katlanıp, huzura kavuşma imkânın vardır.

bu dünyada “niçin, neden” dikenliğinden kurtulabilirsen eğer,
Yaradan’a kavuşup, dünyadayken cenneti yaşama imkânın vardır.
(Divân-ı Kebîr, Gazel, I, 959)
Var Olanlar Geliyor
Sarhoşlar göründü.
Şaraba tapanlar bir bir gelmeye başladılar.
Güzeller nazlı nazlı yollara düştü.
Salına salına gül bahçesinden gül yanaklılar geliyor.

Bir anda hem var olan, hem yok olan,
bir anda değişen, yenilenen şu dünyadan
yoklar bir bir çekip gittiler.
Var olanlar geliyor.

Eteklerini altınla doldurmuşlar.
Som altın kesilmişler.
Darda olanlara verecekler.

Hastalar, yorgunlar, arıklar
iyileşmişler, kanlanmışlar, canlanmışlar,
aşk yaylâsından geliyorlar.

İyi insanların şarkıları
ta yukarlardan aşağılara
güneşin ışıkları gibi iniyor.
İyi insanlar yağmur demiyor, kar demiyor,
ortalık kış kıyamet,
kolları sıvamışlar,
taze taze meyveleri yetiştiriyorlar.

Ben sustum.
Sofra kuruldu.
Onlar bir gül bahçesinden yola çıktı,
bir gül bahçesine doğru.

Mevlana Celaleddin Rumi
Tövbe
Ey çalgıcı,
şu gazeli oku:
Ben sevgiliden geçtim, de.
Gülden, dikenden geçtim,
tövbe ettim, de.

Bir gün sarhoştum,
bir gün şöyle böyle.
İkisinden de yudum elimi.
Baktım na buraya kadar tövbenin içindeyim,
dedim tövbelerime tövbe.

Bu köyün şarapçısı hani nerede?
Çabuk şu şağrağı doldursun.
Ar da neymiş,
namus da ne?

Körkütük olmuşum, körkütük işte,
sıcağa, soğuğa tövbe etmişim,
yaşa, kuruya tövbe.

Gel çalgıcı, gel,
ben yolumdan çıkmışım bikere.
Sen bilirsin yolunu,
al çalgıyı, vur tele.

Gönlüm benim paramparça.
Bir çare derdime, bir çare.
Göster kendini, çık ortaya,
gecemizi aydınlat.

Çok karanlık, çok.

Mevlana Celaleddin Rumi
bir bak bakalım senin değerin ne kadar?

Bırak şu sersemliği, aklını başına al;
âşık ol, âşık!
sen Padişah oğlusun, bu esirlik ne zamana kadar sürecek?
bir Padişah oğluna beylik de yakışmaz, vezirlik de!
o gördüğün beylik var ya!
gerçek beylik değil, ecel beyliğidir ecel!
bu fani dünyada beylik, vezirlik elde edemedinse ne çıkar?
üzülme!
sen insan kılığına girmiş Allah aslanısın;
madem ki Allah’ın nuru içindesin,
beyliğin de vezirliğin de ne önemi var!
sevgilinin değeri onu sevenin sevgisi ile ölçülür.
ey çaresiz âşık!
bir bak bakalım senin değerin ne kadar?
(Divân-ı Kebîr, Gazel, II, 2627)

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Su Dediki
Gönül buğday tanesine benziyor,
bizse değirmene.
Değirmen nereden bilecek
bu dönüşün sebebi ne?

Değirmen taşına benziyor beden,
düşünce ce kaygı, suyu.
Su kulak kabarttı, dinledi,
taş başından geçeni söyledi durdu.

Su der ki:
Değirmencidir suyu ark'a döken,
ona sor sen bu işi.
Ey ekmek yiyen, der sana değirmenci,
ekmekçi dediğin de kim oluyor
bu değirmen bir dönmedi mi?

Başından geçenler uzar gider,
gelmez sonu bir türlü.
Yücelik sayesinde bilgi değirmeni
bir hayli tane övüttü.
Söylesin sana, ona sor.

Tebrizli Şems devlet kuşu,
padişahın kutluluk göğünde
yücelere doğru
uçuyor da uçuyor.

Mevlana Celaleddin Rumi
 dikkat et de kendini çaldırma!


İnsanlık yolunun her tarafı kanla ıslanmış;
dikkat et de kayma!
bu zamanda insan çalanlar altın çalanlardan daha fazla.
duyarsın; hırsızlar sadece malı değil, aklı da çalarlar.
tamam, kendini önemseme;
ama dikkat et, kendini de çaldırma!
ey Hak yolcusu!
kendinde bir şey yoksa, düşmanı da yok sanma!
hırsızlar altın peşinde koşuyor;
sen de altın madenisin kendinden habersiz olma!
ey insanoğlu!
hazine bulursun, ama ömür bulamazsın.
sen uğraş da kendini bul;
kendindeki gizli hazineyi araştır! kendini bul;
bul, ama dikkatli ol, kendini çaldırma!
bu Hak yolunda açıkgöz bir hırsız pusu kurmuş, seni bekliyor.
bu hırsıza dikkat et de kendini çaldırma!
(Divân-ı Kebîr, Gazel, I, 409)

aslının aslına doğru gel!

Ne zamana kadar imansızlığa doğru gideceksin?
küfre yönelme, ilerle, imana gel;
aslının aslına doğru gel!

sen zehri şifalı bir şerbet gibi gör; zehre sarıl!
sonunda nereden geldiğini düşün de
aslının aslına doğru gel!

bedeninle dünyaya aitsin, yeryüzünde yaşıyorsun;
ama mânâ bakımından gökyüzünde yaşayanlardansın.
yüce Allah’ın nur mahzeni sana verilmiş,
sen, ne olduğunu, nereden geldiğini düşün de
aslının aslına doğru gel!

kendinden kurtulmadan kendini bulamazsın.
kendinden geçersen, kendi varlığından arınmış,
binlerce tuzaktan kurtulmuş olursun.
aklını başına al nereden geldiğini düşün de
aslının aslına doğru gel!

sen nereden geldiğini, nereye gideceğini düşünmüyorsun;
şu dünya hayatından memnun, pek neşeli görünüyorsun.
yazık, yazık sana!
aklını başına al da
aslının aslına doğru gel!

bedenin şu alçak dünyanın bir parçası olabilir;
ama, iç âleminle paha biçilmez bir madensin.
mezarda toprakla dolacak olan şu iki gözünü kapa;
gizli olan gönül gözünü aç da
aslının aslına doğru gel!

dünya malına tapıyorsun; şehvet ve şöhret peşinde koşuyorsun;
istediğini alamayınca da üzülüyorsun.
içine düştüğün acıklı hali anla da
aslının aslına doğru gel!

sen, kayalar arasında bir lâlsin; ama bunun değerini bilmiyorsun.
aklını başına al, hakikati gör de
aslının aslına doğru gel!
(Divân-ı Kebîr, Gazel, I, 120)
Selam Tebriz'e!

Bîşnov in kıssa-i bülhâne emîr-î asesan
Rindi ez halka-i mâ keşt derin kûy nihan


kulağını ver, dinle,
bak asesbaşı ne diyor:
bu mahallede bizden bir gönül eri kayboldu, diyor,
derken ansızın biri yolda izini buldu, diyor.
Belirtilerini görün işte, diyor.

Ne zamandır onu aradık, yandık yakıldık.
Ne zamandır onu arayanlar her yanda dövündüler.
Ne üst kodular, ne baş.

Aşıkların kanı hiç eskimiyor, unutulmuyor.
Aşıkların kanı nasılsa hep öyle kalıyor.
Hep öyle taze, sıcak.

Bu eski bir kan davasıdır deme sakın
Atma kulağının arkasına sen şu lafı:
Kan bir kere eskidi mi kararır, kurur ama,
aşıkların kanı durmayacak, gönüllerinden biteviye akacak.

Bu bucağa sığınan senin bakışındır.
O büyük sağrağı sunan senin nerkis gözlerin.
Sarhoşa gelen de onlar, gönüller çalan da ınlar,
adamı canevinden vuran da onlar

Mevlana Celaleddin Rumi
Hep O

Aşk geldi, kan gibi
Damarlarıma derime doldu.
Beni benden aldı,
Varlığımı sevgiliye doldurdu.
Kısaca;
Bana benden kalan bir ad;
Ancak ötesi hep o...
Mevlana Celaleddin Rumi
Hangisiyim Ben

Zin dü hezâran men-ü mâ ey ecebâ mençimenem
Gûş binih arbederâ gûş menih ber dehenem

Şu insanlardan hangisi ben'im?
Hele sen şu kavgayı, gürültüyü dinle,
ağzıma, sözüme kulak asma.
Hem sen beni elden çıktı bil.
Yoluma kadeh madeh koyayım da deme.
Önüme ne çıkarsa tuzla buz ederim.

Hem ben tıpatıp sana benzerim.
Ağlarsan ağlarım,
gülersen gülerim.
Asıl sen vardın ortada,
ben senin elinde bir ayna.
Sen yeşillikte bir ağaç,
ben senin gölgen.

Ben senin gôlgen olduktan sonra
hemen gider kendime bir dost ararım
kurmak için yanında çadırımı,
ararım bir taze gül fidanı.

Sonra sâkinin kapısına varır,
vurur testimi kırarım.
Sonra oturur bardak bardak içerim
ciğerimden akan kanı

Mevlana Celaleddin Rumi
Halimiz tamam

Tekmil medreseler, minareler bir gün yıkılmayacaksa,
iman küfür olmayacaksa bir gün,
küfür bir gün imanın yerine geçmeyecekse,
işte o zaman halimiz tamam.
Bir daha ne kalenderliğin yolu yordamı bulunur,
ne dünyamıza layık bir adam.

Mevlana Celaleddin Rumi
Güneşe Kulum Ben



Çu gulâm-ı âftâbem heme zâftâb gûyem
Ne şebem ne şeb-perestem ki hadis-î hâb gûyem

Mademki ben güneşe kulum,
güneşten söz açmalıyım size.
Mademki gece değilim ben,
mademki karanlığa tapmıyorum,
düşten dem vurmak nafile.

Mademki tıpkı güneşe benziyorum,
elimi eteğimi çekmeliyim üzerinden
ferah, mâmur olan yerin.
Mademki tıpkı güneşe benziyorum,
doğmalıyım ortasında harabelerin.

Gerçi bugün bir kuru elmayım,
ama değerim ağacımdan çok.
Gerçi sarhoşum, yıkılmışım ama
doğru lâf etmedeyim,
erkekçe konuşmadayım.

Benim gönlümün kokusu
yöresindeki topraktan gelir.
Ben o topraktan utanırım da
nedense bir tek söz söyleyemem
suya dair.

Güzel yüzünden kaldır perdeni,
böyle konuşmayı yakıştırma bana.
Taş gibi kaskatıysa senin kalbin,
bak benim kalbim yanmış, ateş haline gelmiş.
Bir iyilik eder, şişeyi alırsan eline,
bir de bakacaksın ki kadehle şarap bende dile gelmiş.


Mevlana Celaleddin Rumi
Gölge Kesil
Âmed but-i meyhane tâ hâne bered mârâ
Binmûd behâr-ı nov tâ tâze kuned mârâ


İşte meyhane güzeli geldi,
bizi alacak, eve götürecek.
İşte geldi baharlar içinde,
Geldi yüzümüz gülsün diye,
içimiz açılsın, ışısın diye,
olalım diye genç ve taze.

İşte dağarcığını açtı
İşte belini sıktı.
İşte yayını kurdu.
İşte okunu yastı.
İşte yolumuzu vuracak.
İşte bizi yemek, yutmak için,
bin dereden su getirecek,
bir nice düzenler kuracak.

Ama durma gene yürü sen,
gölge kesil onun içinde boyuna.
Önünde ardında koş yuvarlan.
Sonunda taze bir fidan gibi
Kökümüzden söküp çıkaracaksa da bizi aldırma.
Mermer bir yürek varsa sende dostum, dayan!

Gene geldi işte gene geldi.
İşte o uzun ömür geldi.
Sultanların şahı geldi.
Gizli hazine geldi.
Cihanın canı geldi.
İşte güneş koç burcuna geldi,
Gülen yüzümüzü görmek için
yaradılış ağacının üstünde.

Mevlana Celaleddin Rumi
Gittin

Dırîgâ kez miyan iy yâr reftî
Be derd u hasret-i bisyâr reftî


Buradan bir nice acıyla, özlemle gittin,
sonra yalvardın yakardın amma
eline düşmüştün bir kere kaderin,
ne fayda sevgili, ne fayda.

Her yanda çareler aradın kendine,
olmadık şeyler yaptın her yanda.
Bulamadın bir çare, sonunda gittin,
ne fayda sevgili, ne fayda.

Kucağın güllerle doluydu senin,
ayın öndördü bir yüzün vardı .
Kopup halkasından dostlar meclisinin,
o aşağılık, o bayağı yere sen,
o karıncaların, yılanların yanına
ne oldu, nasıl oldu da gittin?

Nerde hani o cânım sözlerin şimdi?
Nerde hani o sırları çözen akıl?
Nerde hani gül bahçesine giden ayak?
Elimizi tutan el nerde hani?

Hoştun, güzeldin, eşin yoktu senin,
insanları hemen elde ederdin.
Ama kalktın çıktın bir uzun yolculuğa,
insanları yiyen toprağa gittin.

Ağlaya inleye sen gittin ama,
gökler de arkandan durmadı ağladı.
Parça parça etti yüzünü ay.
Gönlüm arkandan kan bağladı.

Şimdi ne edeyim, kime sorayım seni?
İyi insanlar arasında mısın orda?
Yani dostlar meclisinde mi?
Yoksa bir kenarda boynun bükük mü kaldın?

Öyle bir yere gittin ki bu sefer,
izinin tozu bile belli değil.
Ne kadar da kanlıymış gittiğin yol!

Mevlana Celaleddin Rumi